incelikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
incelikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Nisan 2017 Cuma
Commissura Labiorum
Bir sızı
dudağımın ucunda
-Ilık-
dün geceden kalan
şişliği yok lakin
fena morarmış "Commissura Labiorum"
-sızlar-
dudağın dudağıma her dokunduğunda
yoklar sancımı
kalbin her atışında
-mazoşizm mi bu yoksa?!.-
Adı yok
anın da
zamanın da
devasa yangınların da
yoksa nasıl anlatılırdı aşkın deli yolculuğu
bu eşi benzeri yok dünyada...
-sen de mi acı çekiyorsun yoksa sevgilim?-
Oysa
nefes nefese
yorgun bir hayvan kadar terli
iki deliye ortak,
tepilip itilmiş
bir yorgan
-nemli-
sırılsıklam bir çarşaf
ve beli bükük yastıklardı
bizi dehşetle soran, anlayan...
Commissura Labiorum, Latince, genel anlamda, alt ve üst dudakların birleşim noktasıdır.
31 Temmuz 2016 Pazar
Sendin
Sendin
doğuşunu güneşin
günün her başlangıcını yahut
yeniden
derin bir coşku
ve muhabbetle
ve hayretle seyrettiren...
Sendin,
apansız
her köşe başında kaybolan
ya da inerken fatiha yokuşunun ıslak ve parlak kaldırım taşlarından denize
beliriveren...
Sendin,
çırılçıplak bir rüzgar gibi
iki ucu keskin bir bıçak gibi
sendin
ve yasak...
Dayanılmazdı karanfil kokuları
aşk gibi
ölüm gibi tutsak...
Pompei
Dudakların
beni alan dudakların
-kırmızı-
alev alev alaz...
parmakların
beni saran parmakların
-beyaz-
bembeyaz
Derin soluklarıyla uyuyor dışarıda ayaz
-mavi-
gecenin ince, şuh rengi
boşalsın artık damarlarından
-deli gibi- Pompei
Gayri sarmaş dolaş bir ölümsüzlük bekler sarhoş küller arasında bizi...
susar nefes
kutsar toprak
kutsar toprak
taşır
-çatlak-
çırıl çıplak
kusursuz bedenlerimizi...
-çatlak-
çırıl çıplak
kusursuz bedenlerimizi...
Munzur
Elini koyma göğsüne öyle
titrer içim
adabıysa da bu ehl-i beytin
Yapma!..
Yapma,
bilmezsin nasıl gelir bir deli yangın tutuşur içimde
elin elime değdiğinde...
Bilemezsin
nasıl
nasıl
telafisi imkansız bir rüyadır artık huzur
çırpınsan da gelmez geri
kıvılcımlar delip geçerken geceyi
-peşimizde o mel'un silah sesleri-
yanarım, yanarım da söndürmeye yetmez
Munzur'un isyankar gözeleri...
-Gel kaçırayım kız seni-
Dilinde isyan türküleri
Kolay ele vermez Dersim ocağına düşeni
bin yıldır boşuna mı bekler durur Munzur
eteklerinde
Ol kadim uygarlıkların
iri, yemyeşil gözleri...
iri, yemyeşil gözleri...
26 Eylül 2012 Çarşamba
patiskadaki kan
Gece yarısı, terden sırılsıklam bağırarak uyandığında, yanağından boynuna, yastığına ılık ılık bir şeyler akıyordu. Başucundaki abajura uzandı; yastığı kıpkırmızıydı...
Bileğindeki saat üçe geliyordu, bileği, parmakları kan içindeydi; burnum kanamış demek diye düşündü, üstüne yatmış olmalıyım...
Dışarıda, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Sabah uyandığında, geceden kalan ıslak toprak kokusu, açılan camla birlikte olanca serinliğiyle odaya doldu. Gecenin elektrik yüklü bulutları çoktan uzaklaşmış, yerini güneşli, serin bir sabaha bırakmıştı. Açılan pencerenin camındaki yansımada hızla ovuşturarak, geceden kalan, yüzüne bulaşan izleri kazıyarak uzaklaştırmaya çalıştı; tırnaklarının içi kırıntılarla doldu.
Tıraş olup banyodan çıktığında keyfi oldukça yerindeydi. Burnunu sildikçe mendiline bulaşan ince, pembe sızıntının dışında önemsenecek pek bir şey yoktu; aynanın karşısında gördüğü yüz -sırıtıyordu- hoşuna gitmişti.
Temizlikçi kadın nasıl olsa gelir, yatağını yorganını toplardı ama içine sinmedi, odayı şöyle bir toparlamak, ardından gönül huzuruyla dışarı çıkmak üzere yatak odasına geri döndü. Alışılmış hareketlerle ortalığı düzeltmeye koyulduğunda, yastığın üzerindeki geniş kızıl lekenin koyu kahverengiye dönmüş olduğunu hayretle fark etti; oysa dün, yani yıllar önce yaşadığı o gün... O mezarlıkta...
Onları birlikte yolcu ettiği günün akşamı, kız kardeşi telefonla aramış ağlamaklı bir sesle kilometrelerce uzaktan "Babam öldü!" deyivermişti. Soğuk, basit iki kelime, babamız öldü...
Haberi alır almaz yola çıkmış, gece henüz gündüze dönmeden, Karadeniz sahilinde, yıllar önce satın aldıkları mütevazı yazlıklarına ulaşmıştı bile. Evin kapısını çalmadan önce, sabahçı büfelerden birine uğrayıp ceketine sardığı ucuz viskiden peş peşe bir kaç iri yudum aldı...
Gecenin karanlığında, köşedeki çalılıkların arasında gizlenen ağustos böceğinin yalnız feryatları dışında -sahile vuran dalgaların sesi duyulmadığına göre deniz sütliman olmalıydı...- tek ses çıkmıyordu; gökyüzü -uçsuz bucaksız nebula!- ışıltılarla parlıyordu...
"Vantilatör açık kalsın, üstüne doğru şöyle!" demişti komşu kadın saatlerce oturduktan sonra evine giderken "Madem bu gün burada kalacak, hava sıcak, yarına daha çok var..."
Kanepenin üstündeki beyaz örtü, vantilatörün her geçişinde bir kez daha ürperiyor, altında yatan adamın soğuk bedenine -yüzüne- yapışarak biçimlenirken, açılışı sabırla beklenen görkemli bir heykel gibi suskun, günün ilk ışıkları bekleniyordu...
Kimse konuşmuyordu... "Üzülme!" dedi, köşedeki sandalyesinde dimdik oturan yüzü bir kağıt gibi sararmış annesine sarılıp öperken. "Ne diyelim; başımız sağ olsun..."
"Beni karıştırmayın!" dedi kadın fısıltıyla dudakları arasından, sigarasının dumanını kanepede yatan adama doğru üfleyerek; "O benim için bir ceset!."
Böylesi derin bir nefretin, hem de böyle bir günde, böylesi zavallı bir biçimde dile getirilmesi, ardından kendisini haklı çıkartmak için annesinin, yıllardır ezberlediği cümleleri birbiri ardına sıralaması midesini bulandırmış, bir anda soluğu kesilivermişti. Nefes nefese kendini dışarıya attığını hatırladı...
Sonra olan bitenlerin ayrıntıları pek belirgin değildi hafızasında. Stationwagon bir taksi tutmuşlardı. Onlar önde, arkada kiralık Chevrolet, Bolu Dağı'nın dolambaçlı yollarında ilerlerken aklı hep tabuttaki babasındaydı; kim bilir nasıl sarsılıyordu o berbat, içi teneke kaplı kutunun içinde...
Geriye kalan her şey kaybolmuştu; ta ki yastığındaki kan lekesinin sabah olduğunda kahverengiye dönüştüğü o ana kadar...
"Demek yaşıyordu!" diye inledi, boğularak sesi...
Mezar yeri açılmış, kalabalık telaş içinde çukurun etrafında toplanmıştı. Birileri, etekleri toza toprağa bulanmış cübbeli hocanın alışkın bir el hareketiyle, üstündeki örtüyü alıp, cemaat gelmeden az önce tepelenen toprağın üstüne yerleştirdikleri tabutun kapağını açmışlardı bile. Mezara indirmek üzere yanlarına getirdiklerinde, ak pak patiskadan dualarla, özene bezene kesilmiş kefene sarılı babasının başucunda, ıslak kırmızı bir leke, öylece duruyordu...
te
Bileğindeki saat üçe geliyordu, bileği, parmakları kan içindeydi; burnum kanamış demek diye düşündü, üstüne yatmış olmalıyım...
Dışarıda, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Sabah uyandığında, geceden kalan ıslak toprak kokusu, açılan camla birlikte olanca serinliğiyle odaya doldu. Gecenin elektrik yüklü bulutları çoktan uzaklaşmış, yerini güneşli, serin bir sabaha bırakmıştı. Açılan pencerenin camındaki yansımada hızla ovuşturarak, geceden kalan, yüzüne bulaşan izleri kazıyarak uzaklaştırmaya çalıştı; tırnaklarının içi kırıntılarla doldu.
Tıraş olup banyodan çıktığında keyfi oldukça yerindeydi. Burnunu sildikçe mendiline bulaşan ince, pembe sızıntının dışında önemsenecek pek bir şey yoktu; aynanın karşısında gördüğü yüz -sırıtıyordu- hoşuna gitmişti.
Temizlikçi kadın nasıl olsa gelir, yatağını yorganını toplardı ama içine sinmedi, odayı şöyle bir toparlamak, ardından gönül huzuruyla dışarı çıkmak üzere yatak odasına geri döndü. Alışılmış hareketlerle ortalığı düzeltmeye koyulduğunda, yastığın üzerindeki geniş kızıl lekenin koyu kahverengiye dönmüş olduğunu hayretle fark etti; oysa dün, yani yıllar önce yaşadığı o gün... O mezarlıkta...
Onları birlikte yolcu ettiği günün akşamı, kız kardeşi telefonla aramış ağlamaklı bir sesle kilometrelerce uzaktan "Babam öldü!" deyivermişti. Soğuk, basit iki kelime, babamız öldü...
Haberi alır almaz yola çıkmış, gece henüz gündüze dönmeden, Karadeniz sahilinde, yıllar önce satın aldıkları mütevazı yazlıklarına ulaşmıştı bile. Evin kapısını çalmadan önce, sabahçı büfelerden birine uğrayıp ceketine sardığı ucuz viskiden peş peşe bir kaç iri yudum aldı...
Gecenin karanlığında, köşedeki çalılıkların arasında gizlenen ağustos böceğinin yalnız feryatları dışında -sahile vuran dalgaların sesi duyulmadığına göre deniz sütliman olmalıydı...- tek ses çıkmıyordu; gökyüzü -uçsuz bucaksız nebula!- ışıltılarla parlıyordu...
"Vantilatör açık kalsın, üstüne doğru şöyle!" demişti komşu kadın saatlerce oturduktan sonra evine giderken "Madem bu gün burada kalacak, hava sıcak, yarına daha çok var..."
Kanepenin üstündeki beyaz örtü, vantilatörün her geçişinde bir kez daha ürperiyor, altında yatan adamın soğuk bedenine -yüzüne- yapışarak biçimlenirken, açılışı sabırla beklenen görkemli bir heykel gibi suskun, günün ilk ışıkları bekleniyordu...
Kimse konuşmuyordu... "Üzülme!" dedi, köşedeki sandalyesinde dimdik oturan yüzü bir kağıt gibi sararmış annesine sarılıp öperken. "Ne diyelim; başımız sağ olsun..."
"Beni karıştırmayın!" dedi kadın fısıltıyla dudakları arasından, sigarasının dumanını kanepede yatan adama doğru üfleyerek; "O benim için bir ceset!."
Böylesi derin bir nefretin, hem de böyle bir günde, böylesi zavallı bir biçimde dile getirilmesi, ardından kendisini haklı çıkartmak için annesinin, yıllardır ezberlediği cümleleri birbiri ardına sıralaması midesini bulandırmış, bir anda soluğu kesilivermişti. Nefes nefese kendini dışarıya attığını hatırladı...
Sonra olan bitenlerin ayrıntıları pek belirgin değildi hafızasında. Stationwagon bir taksi tutmuşlardı. Onlar önde, arkada kiralık Chevrolet, Bolu Dağı'nın dolambaçlı yollarında ilerlerken aklı hep tabuttaki babasındaydı; kim bilir nasıl sarsılıyordu o berbat, içi teneke kaplı kutunun içinde...
Geriye kalan her şey kaybolmuştu; ta ki yastığındaki kan lekesinin sabah olduğunda kahverengiye dönüştüğü o ana kadar...
"Demek yaşıyordu!" diye inledi, boğularak sesi...
Mezar yeri açılmış, kalabalık telaş içinde çukurun etrafında toplanmıştı. Birileri, etekleri toza toprağa bulanmış cübbeli hocanın alışkın bir el hareketiyle, üstündeki örtüyü alıp, cemaat gelmeden az önce tepelenen toprağın üstüne yerleştirdikleri tabutun kapağını açmışlardı bile. Mezara indirmek üzere yanlarına getirdiklerinde, ak pak patiskadan dualarla, özene bezene kesilmiş kefene sarılı babasının başucunda, ıslak kırmızı bir leke, öylece duruyordu...
te
26 Nisan 2012 Perşembe
Gece
Tuhaf şeyler oluyordu...
Soğuk kış geceleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Erken kararan hava bir türlü sabaha evrilemiyor, gece, sanki -ısrarla!- sabrın sınırlarını zorluyordu...
"Aynanın karşısında, tedirgin bir merakla elini dudaklarına götürdü adam; parmak uçlarında ıslak bir şeyler arıyordu..."
Odanın karanlığa açılan camı, kah çiseleyen yağmurun tıkırtılarıyla yürekleri ıslatıyor, kah deli gibi esen rüzgarın uğultusuyla, gece, karanlık bir kabusa dönüşüyordu...
Gecenin bir yarısı, telaşla -boğularak- uyandı adam. Baş ucunda duran oksijen tüpüne uzandı elleri, regülatörü hızla, sonuna kadar açtı; uzunca bir süre tavan yapan küçük beyaz topu yorgun, kaygılı gözlerle izledi... Gazın basıncını biraz azalttı sonra, "çok şükür tanrım!" dedi "geçti çok şükür..."
Uyanık geçiyordu çoğu geceler. Akciğerlerinde toplanan o berbat -o bela!- sekresyonu atabilmek için medikal ajanlar kullanmakla sınırlı kalmıyor, alternatif çözümlerle uğraşıyordu. Kocakarı reçeteleri birbirini kovalıyor, içini oyduğu karaturpları süzme balla doldurup, dibindekileri bardağa süzdürerek ya da kaşık kaşık hünnap pekmezi yiyerek, içine kaşık kaşık zerdeçallar, zencefiller ekleyerek, biraz olsun daha rahat nefes almaya çalışıyordu...
Derin bir nefes... Nelere değmezdi ki...
Çoğu geceler nefes nefese yatağa uzanıp yastığına gömülüyor, yanı başındaki oksijen tüpünün fokurtularıyla -olabildiğince!- sakin -aklında bin bir hal!- uyumaya çabalıyordu.
Kendi balgamında boğulmamak için gün boyu -durmaksızın- su içiyor, neredeyse her saat başı tuvalete gidiyordu; ikide bir uykuları bölünen bu gergin gecelerin sonu bir türlü gelmiyor, sabahın ilk ışıklarıyla beklenen gün bir türlü doğmuyordu...
Kimi geceler terden sırılsıklam kesiliyor, kısa paçalı pijamalarının altına giydiği iç çamaşırlarını sabahlara kadar defalarca -kim bilir kaç kez!- çıkartıp attığı oluyordu. Yine de her sabah değiştirilmesinden ayrı bir zevk aldığı, özenle ütülenmiş renkli çarşaflarını, renkli, çiçekli böcekli nevresimlerini, yastığını, yorganını, korku dolu gecelerin bilinmezliğine rağmen -tuhaf bir mazoşizmle!- seviyordu...
Yanı başında duran masif, gomalak cilalı komodine uzandı adam. Her zaman başucunda bulundurduğu kağıt havludan -korka korka!- bir yaprak koparıp sildi dudaklarını; kağıt parçasının üzerindeki izler -işte yine!- şık bir tuvalet masasının önünde işveyle kırıtan şuh bir kadının olgun dudakları kadar kırmızı, sahiciydi...
Korkuyla dededen kalma antika konsolun üstünde asılı duran taş aynanın önünde buldu kendini adam; yer yer dökülen sırların arasından kendine bakan yorgun yüzde ne bir kan, ne bir sızıntı vardı; dudakları kupkuruydu...
Bu her gece yineleniyordu... Burnuna kadar çektiği mikro fiber yorganını, rengarenk yastıklarını gece yarısı salyalarından korumak için her gece, her uyandığında, dudaklarını sildiği kağıt havlu, üzerinde şaşmaksızın dolgun dudak izleri bırakıyordu...
Şaşkın, sürüp giden geceler, alışılmış sabahlara evrildiğinde biraz olsun rahatlıyordu adam; geceleri tuhaf şeyler oluyordu...
Gün geceye devrildiğinde -rabbiyesir vela tuassir!- bin bir tevekkülle, karanlıklar, yeniden, bildik bir bilinmezliğine hazırlanıyordu...
Bir gün, aylar sonra bir gün, taş aynanın karşısında kendini seyretmekle geçen gece yarısı tuhaflıkları bir anda kayboluverdi; ıslak, kısık bir kadın sesinin "elveda bitanem!" diyen yorgun seslenişi doldu sanki kulaklarına; ardından yok oldu gece yarısı havlularına çıkan dudak izleri...
Kimi geceler terden sırılsıklam kesiliyor, kısa paçalı pijamalarının altına giydiği iç çamaşırlarını sabahlara kadar defalarca -kim bilir kaç kez!- çıkartıp attığı oluyordu. Yine de her sabah değiştirilmesinden ayrı bir zevk aldığı, özenle ütülenmiş renkli çarşaflarını, renkli, çiçekli böcekli nevresimlerini, yastığını, yorganını, korku dolu gecelerin bilinmezliğine rağmen -tuhaf bir mazoşizmle!- seviyordu...
Yanı başında duran masif, gomalak cilalı komodine uzandı adam. Her zaman başucunda bulundurduğu kağıt havludan -korka korka!- bir yaprak koparıp sildi dudaklarını; kağıt parçasının üzerindeki izler -işte yine!- şık bir tuvalet masasının önünde işveyle kırıtan şuh bir kadının olgun dudakları kadar kırmızı, sahiciydi...
Korkuyla dededen kalma antika konsolun üstünde asılı duran taş aynanın önünde buldu kendini adam; yer yer dökülen sırların arasından kendine bakan yorgun yüzde ne bir kan, ne bir sızıntı vardı; dudakları kupkuruydu...
Bu her gece yineleniyordu... Burnuna kadar çektiği mikro fiber yorganını, rengarenk yastıklarını gece yarısı salyalarından korumak için her gece, her uyandığında, dudaklarını sildiği kağıt havlu, üzerinde şaşmaksızın dolgun dudak izleri bırakıyordu...
Şaşkın, sürüp giden geceler, alışılmış sabahlara evrildiğinde biraz olsun rahatlıyordu adam; geceleri tuhaf şeyler oluyordu...
Gün geceye devrildiğinde -rabbiyesir vela tuassir!- bin bir tevekkülle, karanlıklar, yeniden, bildik bir bilinmezliğine hazırlanıyordu...
Bir gün, aylar sonra bir gün, taş aynanın karşısında kendini seyretmekle geçen gece yarısı tuhaflıkları bir anda kayboluverdi; ıslak, kısık bir kadın sesinin "elveda bitanem!" diyen yorgun seslenişi doldu sanki kulaklarına; ardından yok oldu gece yarısı havlularına çıkan dudak izleri...
Geceler -geçmişe gebe!- gecelere eklendi...
Korkularının karanlığında kaybolmuştu adam; taş aynanın karşısında -her gece!- kağıt havlularda "giz"lenen "iz"lerin peşini sürüyordu...
Daha önce yüzünü bile görmediği uzun boylu, pos bıyıklı postacının, elinde sarı, koskoca bir zarf, kapısını ilk kez çaldığı güne kadar sürdü bu akıl dışı, berbat döngü...
Adının yazılı olduğu "iadeli taahütlü" alındısını tersten imzalayıp kalemini geri verdi postacının; elindeki paket düşündüğünden de ağırdı; merakla, henüz kapıyı kapatmadan açmaya çalıştığı zarfın içinden ayaklarının ucuna -dikkatlice katlanmış!- bir sayfa akıverdi...
Kolundaki paketi sıkı sıkı tutarken -içinde birbiri üstünden kolayca kayan fotoğraflar, notlar, soluk renkli, alımlı, biçimli zarflar vardı- eğilip, ince, uzun parmaklarının arasına sıkıştırdığı notu silkeleyerek açıp, okumaya başladı...
"Bayım,
Adınızı ve adresinizi elinize ulaşan paketin üzerinde yazan, maktulün kimsesizler yurdundaki eşyaları arasından bularak çıkardık.
Hanımefendi, yurdun bahçesinde uğradığı hunhar bir saldırı sonucu, hastanede kaldığı aylar boyunca kendilerine gösterilen eksiksiz ihtimama rağmen maalesef kurtarılamadı...
Yurt müdürü olarak sorumluluklarımı sonuna kadar yerine getirdiğimi, uğradığı mel'un saldırıdan, nefesini verdiği son ana kadar yanı başında olduğumu bilhassa bilmenizi isterim; inanınız, hakkın rahmetine kavuştuğunda, hızla soğuyan günahsız elleri, ellerimdeydi...
Odasına her girdiğimde, her gece, (takdir edersiniz ki görevim gereği mesai saatleri dahilinde yanında olamıyordum) her seslenişimde, sanki birilerine sarılır da öpmek ister gibi şüphesiz ki şuursuz, anlamsız davranışlar dışında kayda değer bir tepki vermiyor, maalesef konuşamıyordu; aylar süren ziyaretlerim boyunca kendilerinden duyduğum ilk, tek ve son söz kısık bir "elveda!" oldu...
Kimsesi olmadığından, size gönderdiğim şeyler dışında bir kaç parçadan ibaret olan eşyasını ihtiyacı olanlara verilmek üzere yurdun kaydına aldırdım.
Maktule Allah'tan rahmet, zat-ı alinize ise başsağlığı diliyorum...
Not. Müteveffa Eva Grand hanımefendi Hristiyan mezarlığına kilisenin izni ve bilgisi dahilinde mütevazı bir törenle defnedilmiştir...
Adil Cevaz
Yurt Müdürü
Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı adam; taş aynanın önünde döktüğü gözyaşlarında bu kez komşu bahçede, saçları saman sarısı bir genç kız, çiseleyen yağmura aldırmaksızın, keyifle bisiklete biniyordu...
8 Mayıs 2011 Pazar
hüzün...
Sabahın erken saatlerinde uyandığında oldukça geniş bir yatakta kollarında kızıl saçlı bir kadınla uyurken buldu kendini....
Dışarıda, uzaklarda, bağırmaktan boğazı dört çatal bir oğlan çocuğunun sesi geliyordu -çıt çıkmayan odalarda- kulaklara...
"simiiiiiiiiiiiiit, simiiiiitçiiiiiiiiiiiiiiiii..."
"simiiiiiiiiiiiiit, simiiiiitçiiiiiiiiiiiiiiiii..."
Gecenin sisi ağır ağır dağılırken, güneşe açılan pencereleri, sıcak perdeleriyle kendini çırılçıplak yakaladığı odada şaşkın, bir anda kollarının arasında buluverdiği bu kızıl beyaz kadının, çillerle bezeli omuzlarından yumuşak bir kavisle kollarına akarak yastığın altına gizlediği tenini, küçücük ellerini, ayaklarını sevgiyle, şefkatle izledi...
Yerinden doğruldu -yatak hafifçe sarsıldı- olduğu yerde kımıldanarak poposunu adama doğru biraz daha yaklaştırdı kadın, sıcaktı, sımsıcaktı... Yüreğinde deli bir telâş, tedirgin, uyandırmaya korkarak usulca bir öpücük kondurdu kadının omzuna; yüzünde derin bir huzur, uzun soluklarla uyuyordu...
Yorgun ama huzurlu bir geceydi...
Kendisini buraya getiren bu -alışılmadık!- gecenin ayrıntılarını, dağılan sisler arasında bulmaya, olan bitenleri hatırlamaya çalıştı...
Yorgun ama huzurlu bir geceydi...
Kendisini buraya getiren bu -alışılmadık!- gecenin ayrıntılarını, dağılan sisler arasında bulmaya, olan bitenleri hatırlamaya çalıştı...
Oturduğu masanın tam karşısında az önce göz ucuyla selamladığı kadın, yanındaki uzun boylu adamla bir şeyler tartışıyordu. Adam asabi hareketlerle durmaksızın konuşuyor, kadınsa bıkkın, sanki söylenenlere pek aldırmıyordu...
Garsona bir duble scotch daha söylediğinde, yoğun müzik sesleri arasında, kolları havada, iki elini bir araya getirip açtığı parmaklarının üçünü kapatıp -uyararak!- uzaktan gülümsediğini hatırladı barmenin; yedi duble ha; hâlâ ayaktayım, fena değil, hiç fena değil diye gururlandığını hatırladı; orkestra dünü bu güne taşıyordu...
"Don't let me down, don't let me down..."
Sekizinci duble önüne geldiğinde göz göze gelmişlerdi; uzun boylu aksi yaratık kaybolmuştu bir ara açılan dış kapının ardından, öyle hatırlıyordu... En sempatik halini takınmaya çalışarak gözü karşı masada, elindeki kadehi belli belirsiz bir gülümseme ile kaldırmıştı dudaklarına; gülümsemişti kadın -parmak uçları uyuşmaya başlamıştı!- ikinci yudumda, kadının kulağına bir şeyler fısıldarken bulmuştu kendini adam; birlikte keyifle mırıldanıyorlardı, "don't let me down"...
Sonrası yoktu; daha doğrusu buraya neyle ve nasıl geldikleri konusunda hiç bir fikri yoktu...
Bin yıldır bir arada yaşıyorlarmış gibi evin içinde dolaştığını, salondaki küçük kanepe sanki yıllardır ona ait bir mekânmış gibi minderlerine gömülüp soluklandığını, üstündekileri çıkartmadan gelip yanına kıvrılıveren kadına sarıldığını, kızıl saçlarını, sırtını, yumuşak, biçimli omuzlarını engin bir muhabbetle okşadığını hatırladı...
Sanki yatak odasına giden koridor da, birlikte atılan adımlar da yoktu; iki kapı hatırlıyordu birbirine komşu; birinde duvarları rock topluluklarının resimleriyle donanmış, yorganı savrulmuş darmadağın dar bir yatak, diğerindeyse yastıksız, yorgansız iki kişilik çırılçıplak bir Yataş... Şöyle dediğini hatırlıyordu kadının, "Seç tatlım, sen hangisini istersen...
Sonrası yine yoktu; nasıl olup da birden çırılçıplak oldukları, altlarındaki çarşafın ne zaman serildiği, üstlerini örten yorganın sıcaklığına ne zaman gömüldükleri konusunda hiç ama hiç bir fikri yoktu; bildiği tek şey kızıl bir kadının ıslak -deli!- dudakları, küçük, biçimli elleri, parmakları ve özgür bir ruhun inanılmaz derinliklerinde -apansız!- yok olduğuydu...
"Tanrım belli ki seviyorsun beni, şükürler olsun..." diye geçirdi adam içinden...
Pencereyi aralamaya çalışırken uyandı kadın.
"Saat kaç?"
"Ona geliyor"
"Aman tanrım, deli olmalıyız biz; çoktan işte olmalıydım ben!"
"Peki?"
"Hemen banyoya girmeli ve çıkmalıyım tatlım, sen yat istersen..."
"Yoo, yo, çıkarım ben de, acelem yok benim ama önce sarıl bana; şefkat istiyorum ben..."
"Ne yapmalıyım?"
"Sırtımı kaşıyabilirsin meselâ?"
"Annenden gelen bir alışkanlık mı bu?"
"Yoo, kötü mü?"
"Olur mu? Benim de bir oğlum var, ben boyda; dön bakayım sırtını..."
"Yemek verme bana ama şefkatini esirgeme sakın!."
"Delisin sen, söylediği şeye bak; hadi, oyalama beni, banyoya giriyorum ben, geç kaldım zaten..."
Bir süre çıplak kaldıktan sonra giyinmeye soyundu adam; banyodan gelen sesler telâşı yansıtıyordu...
"Nasılım?"
"Olağanüstü, saçlarını kurulamayacak mısın?"
"Yoo, kötü mü?"
"Olur mu? Güzel bir sevgilim var, kızıl kıvırcık; dön bakayım arkanı.."
"Zeki adamları severim ama kopyacıları asla..."
"Peki peki bir daha yapmam; ne zaman buluşuyoruz?"
"Hiç bir zaman!"
"Ne demek bu?!."
"Ne ne demek?!."
"Görüşmiyecek miyiz?"
"Tabii ki görüşmiyeceğiz; hadi, hadi, geç kalıyorum, çıkalım biran önce..."
Çağrılan tek taksi ile -sorgusuz- gitmişti kadın; hüznün adı -kahrolası!- bu olsa gerekti...
Sokağın başındaki taksi durağına kadar ağır adımlarla yürüdü adam...
"Simitçi!.."
"Üç çeşit peynirim var yanında; şu karşı kahveden çay da alabilirim isterseniz?"
"Kalsın çocuk, kalsın; gel paylaşalım şu cüzdanımdaki paraları..."
24 Mart 2011 Perşembe
mutluluk
Kış bitmek bilmiyordu... Kısa günler birbirine ekleniyor, günlük güneşlik öğleden sonraları, kendini erkenden soğuk, karanlık bir geceye terk ediyordu.
Terasa çıkan ıslak merdivenlerde göllenen sular, karanlığın içinde ayna gibi parlıyordu. Soğuk, her kapı aralandığında içerdekilerin ayak bileklerine dolanıyor, masa örtüleri belli belirsiz ürperiyor, rakı kadehlerini tutan parmak uçlarında ıslanarak, buğulanan camlara, tavana yükseliyordu...
İçeriye girdiğinde -bildik bir kokuyu arar gibi- derin bir göğüs geçirdi adam...
"Nereye oturmuştu?"
"Şuraya" diye yanıtladı garson", " ..öyle istememiş miydiniz?"
"Öyle!" dedi adam, "Öyle istemiştim evet..."
Bu sohbet her seferinde yineleniyordu...
"Şuraya" diye yanıtladı garson", " ..öyle istememiş miydiniz?"
"Öyle!" dedi adam, "Öyle istemiştim evet..."
Bu sohbet her seferinde yineleniyordu...
Balıkçı barınağında, önlerinde ağların üst üste yığıldığı, denizin üstüne oturmuş salaş bir balıkçı lokantasındaydılar. Terasın hemen altındaki rıhtımda baştan kara olmuş irili ufaklı "Alamatra"lar, kendilerini karaya bağlayan halatları -gıcırtılarla- bir gevşetip bir gererek gecenin karanlığında -bir başlarına!- salınıyorlardı.
Garsonun gösterdiği yerin tam karşısındaki sandalyeyi çekerek masaya oturdu adam. İri elleriyle önündeki beyaz örtüyü iki yana çekiştirip düzeltirken, "Kur bakalım şimdi sofrayı" dedi "O akşam buraya ne getirdiysen..."
Garsonun gösterdiği yerin tam karşısındaki sandalyeyi çekerek masaya oturdu adam. İri elleriyle önündeki beyaz örtüyü iki yana çekiştirip düzeltirken, "Kur bakalım şimdi sofrayı" dedi "O akşam buraya ne getirdiysen..."
Şehrin ışıkları gecenin karanlığında denize akıyordu...
"Tek mi içiyordu rakıyı..." diye sordu "...yanında su?!."
"Tek di, tek galiba", "...yanında su... bilemiyorum..."
Önündeki bardağı ince bir rakıyla doldurmuş, çevredekilerin şaşkın bakışları altında arada bir kadehini nezaketle yukarı kaldırıp, karşısında duran ince bardağa dokundurarak, çoğu zaman suskun, zaman zaman da zor işitilebilir bir sesle konuşuyor, daha çok karşısındaki kadını -karşısında bir kadın varmış gibi davranıyordu- hayranlıkla seyrediyordu adam. Masalar kulak kesilmiş -onları!- dinliyordu...
"İyi ki tanıdım seni" diyordu adam. "Sıkıntılı bir hayatım vardı senden önce, heyecansız, anlamsız, boş, bom boş... Sonra sen çıktın önüme; bir anda değişiverdi her şey, günlerim, gecelerim değişti, ben değiştim; sen vardın artık yanımda her sabah uyandığımda, gözlerin vardı, gülüşün vardı, sesin, nefesin, sıcaklığın vardı..."
Garson, masaların arasında her dolaştığında, adamın yanında kısa bir süre duruyor, her seferinde şaşkınlıkla başını sallayarak geri dönüyordu; orada -masada- tuhaf şeyler oluyordu...
"İlk kez birlikte olabileceğimiz, sadece bizim olan bir mekanımız var, bayılıyorum buraya; hiçbir şey şu cam kenarı masa kadar huzur, heyecan veremez bana; iyi ki varsın tatlım, iyi ki kırmadın beni, geldin..."
Boşalan kadehleri doldurmak üzere yanına geldiğinde eliyle "yeter" dedi adam garsona, "Artık içmeyelim..." Sonra izin alır gibi fısıldadı; "Sıkıldınsa kalkabiliriz bitanem..."
Kapıya doğru yürürlerken herkes dönmüş bu ilginç çifti izliyordu. Kapıyı açıp önden geçmesine izin verdi kadının adam...
"Deli mi bu?" diye sordu garsona masada oturanlardan biri.
"Onu bilmem ama..." diye cevapladı garson şaşkın şaşkın "Her geldiğinde izliyorum, hiç dokunmadığı halde karşısına koyduğu rakı da, su da tükeniyor; durup dururken kirlenen tabak da cabası; selâmün kavlen min rabbin rahim!. "
Şehrin ışıklarına inat, geceye deli gibi bir ay doğuyordu...
3 Şubat 2011 Perşembe
gözler
Tavandaki floresan ışıklar göz alıyordu....
Vitrininin iki yanında -biri içerde, diğeri dışarda- bir an göz göze geldiler... Yüzünde, sadece gözlerini dışarda bırakan -hasta mıydı yoksa!- beyaz bir maske taşıyordu kadın. Bir nehir gibi akıyordu kaldırımda, bir o yana bir bu yana hızla gelip geçen insanlar...
Dışarıya -kadına!- odaklanmıştı adam; belli belirsiz gülümseyiverdi birden...
İri gözleriyle onayladı bunu kadın...
Vitrinde asılı duran, üzerinden simler sarkan küçük, kırmızı, yılbaşı kalplerini yanındaki süslü püslü genç kıza gösterirken -işaret- parmağıyla cama dokundu; iki kız, kendi aralarında gülüştüler...
Yüreklenmişti adam... Kaşkolünü burnunun üstüne doğru çekip gülerek, parmağının ucuyla aynı yere ince bir tereddütle dokundu; neş'e, camın her iki yanına birden, aynı anda yayılıverdi...
Elindeki alışveriş sepetini bırakıp, koşar adımlarla dışarı çıktı adam; virtinin önünde, yaşlı bir adam, koluna girdiği karısına eliyle birşeyler gösteriyordu...
Kalabalıkların ardından koşarak boşuna aradı kaldırım boyunca gülümseyen gözleri...
Mağazaya döndüğünde tamamladığı alışverişini motosikletinin yan çantalarına yerleştirip kaskını giydi ve yoğun trafiğin içinde kayboldu adam...
İzleyen günlerde defalarca aynı mağazanın yolunu tuttu adam. Motoruyla aynı saatlerde mağazanın önüne geliyor, içeri giriyor, devasa vitrinin ardından -mağazadakilerin şaşkın bakışlarına aldırmayarak!- gelen geçeni izliyordu...
Sonbahar yerini ağır bir kışa terketmiş -ıslak sokaklar paketçi motorlarına kalmış- renkli, albenili, şık motorcu giysileriyle mağazaya gelişleri önceleri aksamış, sonra giderek unutulmuştu adamın...
Günler geçiyor, kış koşulları, yerini yemyeşil, yepyeni bir bahara, bırakıyordu...
O sabah içinde derin bir sevinç ve umutla uyandı adam. Pırıl pırıldı gökyüzü... Seve okşaya yola çıkardığı motorunun etrafında son bir kez dolaştı gururla; motoru çalıştırıp, kaskını, eldivenlerini giydi; mükemmel bir gündü...
En bildik sokakları, caddeleri geçerek otobana -her sürüş yeni bir planlamaydı!- yöneldi adam. Bomboştu yollar; yatarak virajlara giriyor, yüreklendikçe süratleniyor, bedenine adrenalin yükleniyordu...
İşte mutluluğun tanımı diye düşündü keyifle; son kez göz ucuyla kadrana baktığında ibre 299 u gösteriyordu; yüzündeki çılgın tebessüm önüne birden çıkan bir gölgeyle kayboluverdi...
Gözlerini açtığında, tavanı kaplayan floresan lambalar etrafını görmeyi engelliyordu. Durmaksızın birileri üzerine eğiliyor, ellerindeki küçük fenerlerle göz diplerine bakıyor, tartışıyordu. Ne bir acı, ne bir sızı, hiç birşey hissetmiyordu...
Yoğun bakımda olmalıydı. Arada bir yatağını çerçeveleyen perde aralanıyor birileri gelip gidip kontrol ediyor, arkasında bir yerlerde bir monitörden, kalp atımlarına uygun sesler yayılıyordu...
Birden inanılmaz birşey oldu; kar beyazı maskenin dışına taşan -şaşkın!- iki iri bakışla göz göze geldi adam...
"Sensin!" dedi hırıltılı bir sesle "buldum seni!."
"Konuşma" dedi beyaz giysiler içinde kadın, boynunda steteskop, becerikli dokunuşlarla nabzını ölçüyordu sürekli adamın. "İyileşeceksin, korkma..." dedi, "İyi misin?"
"Çok mutluyum..." dudaklarından dökülen son sözleri oldu adamın...
Başucundaki monitör -susmaksızın!- uyarı sinyalleri gönderiyordu...
Vitrininin iki yanında -biri içerde, diğeri dışarda- bir an göz göze geldiler... Yüzünde, sadece gözlerini dışarda bırakan -hasta mıydı yoksa!- beyaz bir maske taşıyordu kadın. Bir nehir gibi akıyordu kaldırımda, bir o yana bir bu yana hızla gelip geçen insanlar...
Dışarıya -kadına!- odaklanmıştı adam; belli belirsiz gülümseyiverdi birden...
İri gözleriyle onayladı bunu kadın...
Vitrinde asılı duran, üzerinden simler sarkan küçük, kırmızı, yılbaşı kalplerini yanındaki süslü püslü genç kıza gösterirken -işaret- parmağıyla cama dokundu; iki kız, kendi aralarında gülüştüler...
Yüreklenmişti adam... Kaşkolünü burnunun üstüne doğru çekip gülerek, parmağının ucuyla aynı yere ince bir tereddütle dokundu; neş'e, camın her iki yanına birden, aynı anda yayılıverdi...
Elindeki alışveriş sepetini bırakıp, koşar adımlarla dışarı çıktı adam; virtinin önünde, yaşlı bir adam, koluna girdiği karısına eliyle birşeyler gösteriyordu...
Kalabalıkların ardından koşarak boşuna aradı kaldırım boyunca gülümseyen gözleri...
Mağazaya döndüğünde tamamladığı alışverişini motosikletinin yan çantalarına yerleştirip kaskını giydi ve yoğun trafiğin içinde kayboldu adam...
İzleyen günlerde defalarca aynı mağazanın yolunu tuttu adam. Motoruyla aynı saatlerde mağazanın önüne geliyor, içeri giriyor, devasa vitrinin ardından -mağazadakilerin şaşkın bakışlarına aldırmayarak!- gelen geçeni izliyordu...
Sonbahar yerini ağır bir kışa terketmiş -ıslak sokaklar paketçi motorlarına kalmış- renkli, albenili, şık motorcu giysileriyle mağazaya gelişleri önceleri aksamış, sonra giderek unutulmuştu adamın...
Günler geçiyor, kış koşulları, yerini yemyeşil, yepyeni bir bahara, bırakıyordu...
O sabah içinde derin bir sevinç ve umutla uyandı adam. Pırıl pırıldı gökyüzü... Seve okşaya yola çıkardığı motorunun etrafında son bir kez dolaştı gururla; motoru çalıştırıp, kaskını, eldivenlerini giydi; mükemmel bir gündü...
En bildik sokakları, caddeleri geçerek otobana -her sürüş yeni bir planlamaydı!- yöneldi adam. Bomboştu yollar; yatarak virajlara giriyor, yüreklendikçe süratleniyor, bedenine adrenalin yükleniyordu...
İşte mutluluğun tanımı diye düşündü keyifle; son kez göz ucuyla kadrana baktığında ibre 299 u gösteriyordu; yüzündeki çılgın tebessüm önüne birden çıkan bir gölgeyle kayboluverdi...
Gözlerini açtığında, tavanı kaplayan floresan lambalar etrafını görmeyi engelliyordu. Durmaksızın birileri üzerine eğiliyor, ellerindeki küçük fenerlerle göz diplerine bakıyor, tartışıyordu. Ne bir acı, ne bir sızı, hiç birşey hissetmiyordu...
Yoğun bakımda olmalıydı. Arada bir yatağını çerçeveleyen perde aralanıyor birileri gelip gidip kontrol ediyor, arkasında bir yerlerde bir monitörden, kalp atımlarına uygun sesler yayılıyordu...
Birden inanılmaz birşey oldu; kar beyazı maskenin dışına taşan -şaşkın!- iki iri bakışla göz göze geldi adam...
"Sensin!" dedi hırıltılı bir sesle "buldum seni!."
"Konuşma" dedi beyaz giysiler içinde kadın, boynunda steteskop, becerikli dokunuşlarla nabzını ölçüyordu sürekli adamın. "İyileşeceksin, korkma..." dedi, "İyi misin?"
"Çok mutluyum..." dudaklarından dökülen son sözleri oldu adamın...
Başucundaki monitör -susmaksızın!- uyarı sinyalleri gönderiyordu...
28 Ocak 2011 Cuma
istanbul
Gözlerini açtığında tavandaki yangın sensörünü gördü önce... Sızıp kalmış olmalıydı... Yatağın ortasında, kolları iki yana açılmış, sırtında ceketi, gömleği ve ayakkabılarıyla kımıldamaksızın yatıyordu... Her nasılsa odaya girmiş olan şu sinek de olmasa odaya mutlak bir sessizlik hakim olacaktı...
Kısa bir "ben nerdeyim!" in ardından birbirine eklenmeye başladı gece yaşadıkları; lokantadan çıkarken yola doğru -sendelememeye çalışıyordu!- bir iki adım atışı, bindiği taksi... Gerisini hatırlamıyordu...
"Beni sarhoş ediyorsun İstanbul..."
O gün eve erken gelmiş, telefonu kapatır kapatmaz -bu ses yürek çarpıntılarına neden oluyordu!- çantasını hazırlamaya koyulmuştu.
Önemli bir işin üstesinden gelmek üzere İstanbul'a davet edilmek gurur vericiydi ama ona asıl heyecan veren "Yarın akşam bendesin o zaman, rakılarız boğazda, söz verme kimseye sakın!" sımsıcak davetiydi kadının...
Çantasını hazırlarken -aklı boğaz kıyısında kurulu rakı sofrasında- kadını düşünüyordu...
Yeşil giymeliydi... Yeşil pantolonunu, asker yeşili gömleğini -yeşil, gözlerinin rengini öne çıkarıyordu!- koyu kadife ceketini ve çoraplarını kimi zaman kendi kendine konuşarak, kimi zaman gülerek, özenle katladı; keyfi yerindeydi...
Yeşil giymeliydi... Yeşil pantolonunu, asker yeşili gömleğini -yeşil, gözlerinin rengini öne çıkarıyordu!- koyu kadife ceketini ve çoraplarını kimi zaman kendi kendine konuşarak, kimi zaman gülerek, özenle katladı; keyfi yerindeydi...
İş ilişkileri düşündüğünden de iyi geçmiş, o da kendini vakit kaybetmeden otele, duşun altında erimeye terketmişti...
Sokağa çıktığında ilk taksiyi durdurarak Rumeli Hisarı'na doğru yola çıktı.
Lokantanın kapısına aynı anda ulaştılar. Omuzlarını olanca çekiciliğiyle ortaya koyan, ince, askılı, parlak kumaştan bir elbise giymişti kadın. İnce uzun parmakları, lame pabuçlarının sergilediği cilalı tırnakları -taksiden henüz iniyordu!- yüzünde "iyi ki geldin" diyen sıcak bir gülümseme ile işte tam karşısındaydı...
Bildik adımlarla kendilerine ayrılan -deniz kokan!- masaya oturdular. Güneşin kızıllığı karşı kıyıda yalıların camlarına, boğazın sularına yansıyordu...
"Önce rakı" dedi kadın yanlarına gelen garsona, "Geri kalan her şey daha sonra..."
İnce bardaklarda rakı, buz, beyaz peynir "iyi değilse geri gönderirim bak!" bembeyaz masa örtüleri...
Elini tuttu, iki eliyle kavrayarak kadının, "İyi ki geldin... iyi ki geldim... iyi ki burdayız... iyi ki..."
Herşey inanılmayacak kadar güzeldi. "Henüz sarhoş olmadan sana söylemek istediğim bir şey var" dedi adam "Biliyor musun...", "Deli oluyorum sana..."
Gülümsüyordu bu çılgın başlangıca kadın; "Aslında..." dedi...
Umutlandı adam.
"Yani, bütün kadınlar hoşlanır beğenilmekten..."
Islanan, kıvılcımlanan gözleri susuverdi sonra birden; arkalarda bir yerlere bakıyor, belli belirsiz dudakları titriyordu...
Çok geçmeden bu tuhaf gerginliğin nedeni anlaşılmış, sorgusuz sualsiz masalarına oturuveren yabancıyı göstererek, tanıştırayım demişti kadın, "Eski kocam!"
Büyü bozulmuştu. Birbiri ardına kalkan kadehler, anlamsız gevezelikler hızla tüketiliyor, mezelere neredeyse el sürülmüyordu; gece bitmek bilmiyordu...
Odanın içinde uzunca bir tur attıktan sonra -çıt çıkmıyordu!- yangın sensörüne konmuştu sinek... Kapı çalındığında zorla kalktı yerinden adam. İstemsiz adımlarla kapıya uzanırken, olabildiğince yüksek, seslendi.
"Kim o?"
"Benim" dedi kapının ardından tanıdık ve alaycı bir sesle kadın "açmayacak mısın?!."
Telaşla kapıya yöneldiğinde, elinde bir çift şampanya kadehi ve dünkü giysileri içinde karşısında buldu onu...
"Nerde kalmıştık?!" dedi gülerek kadın.
Soluğu kesilmişti adamın; boğuk bir sesle "Canımsın" dedi "Canım!", "Çok mutlu ettin beni..."
İstanbul yeni bir güne hazırlanıyordu...
te
Sokağa çıktığında ilk taksiyi durdurarak Rumeli Hisarı'na doğru yola çıktı.
Lokantanın kapısına aynı anda ulaştılar. Omuzlarını olanca çekiciliğiyle ortaya koyan, ince, askılı, parlak kumaştan bir elbise giymişti kadın. İnce uzun parmakları, lame pabuçlarının sergilediği cilalı tırnakları -taksiden henüz iniyordu!- yüzünde "iyi ki geldin" diyen sıcak bir gülümseme ile işte tam karşısındaydı...
Bildik adımlarla kendilerine ayrılan -deniz kokan!- masaya oturdular. Güneşin kızıllığı karşı kıyıda yalıların camlarına, boğazın sularına yansıyordu...
"Önce rakı" dedi kadın yanlarına gelen garsona, "Geri kalan her şey daha sonra..."
İnce bardaklarda rakı, buz, beyaz peynir "iyi değilse geri gönderirim bak!" bembeyaz masa örtüleri...
Elini tuttu, iki eliyle kavrayarak kadının, "İyi ki geldin... iyi ki geldim... iyi ki burdayız... iyi ki..."
Herşey inanılmayacak kadar güzeldi. "Henüz sarhoş olmadan sana söylemek istediğim bir şey var" dedi adam "Biliyor musun...", "Deli oluyorum sana..."
Gülümsüyordu bu çılgın başlangıca kadın; "Aslında..." dedi...
Umutlandı adam.
"Yani, bütün kadınlar hoşlanır beğenilmekten..."
Islanan, kıvılcımlanan gözleri susuverdi sonra birden; arkalarda bir yerlere bakıyor, belli belirsiz dudakları titriyordu...
Çok geçmeden bu tuhaf gerginliğin nedeni anlaşılmış, sorgusuz sualsiz masalarına oturuveren yabancıyı göstererek, tanıştırayım demişti kadın, "Eski kocam!"
Büyü bozulmuştu. Birbiri ardına kalkan kadehler, anlamsız gevezelikler hızla tüketiliyor, mezelere neredeyse el sürülmüyordu; gece bitmek bilmiyordu...
Odanın içinde uzunca bir tur attıktan sonra -çıt çıkmıyordu!- yangın sensörüne konmuştu sinek... Kapı çalındığında zorla kalktı yerinden adam. İstemsiz adımlarla kapıya uzanırken, olabildiğince yüksek, seslendi.
"Kim o?"
"Benim" dedi kapının ardından tanıdık ve alaycı bir sesle kadın "açmayacak mısın?!."
Telaşla kapıya yöneldiğinde, elinde bir çift şampanya kadehi ve dünkü giysileri içinde karşısında buldu onu...
"Nerde kalmıştık?!" dedi gülerek kadın.
Soluğu kesilmişti adamın; boğuk bir sesle "Canımsın" dedi "Canım!", "Çok mutlu ettin beni..."
İstanbul yeni bir güne hazırlanıyordu...
te
23 Ocak 2011 Pazar
susku...
İkide bir balkona çıkıp sokağı gözlüyordu adam. Gece boyunca yağan yağmur, yılların eskitemediği kaldırım taşlarını pırıl pırıl parlatıyordu...
Kapı çalındığında hazırladığı masaya son bir kez göz atıp kapıya yöneldi telaşla.
"Merhaba" dedi, yüzünde tarifi imkânsız bir gülümsemeyle... "Hoşgeldin..."
Yıllardır özlemle beklediği kadın -az önce deli gibi temizlediği paspasın üstünde- karşısındaydı işte... Özenle taranmış saçları, buğulu bakışları, ince uzun parmaklarıyla -nasıl da güzel!"- oradaydı...
"Geç kaldım" dedi kadın "Trafik!.. İki çiseleyince ortalık birbirine giriyor", "ama zaten..."
"Girsene?" dedi adam "Yok yok öyle gir" diye atıldı ardından, yarı ıslak paspasa ayakkabılarını silmeye çalışırken kadın.
"Evin içi dandini zaten; temizlikçi gelecek yarın nasıl olsa..."
Erkenden kalkıp etrafı toparlamakla işe başlamıştı. Sonra mutfağa girmiş, romantik bir akşam yemeği için kafasında önceden tasarladıklarını uygulamaya başlamıştı. Akdeniz salatası, fava, bir iki zeytinyağlı -barbunya mı yoksa pırasa mı olmalıydı?- karides güveç, ızgarada iri karidesler ve elbette dereotlu kalamarlı pilav. Mutfaktaki fesleğeni küçük, seramik bir saksıya almış, masanın tam ortasına yerleştirmişti. Şaraplar soğutulmak üzere -biri merlot, diğeri shiraz- sebzeliğe çok önceden girmişti...
"Girmiyeyim" dedi kadın "Kalırım diye düşünmüştüm ama önemli bir işim çıktı son anda; kapıdan da olsa uğrayıp en azından bir özür dileyeyim bari dedim..."
"Çok incesin" dedi adam "Yorulmasaydın keşke... bir telefonun yeterdi..."
"Hazır gelmişken şunları da getireyim istedim" dedi kadın elindeki kâğıt tomarını göstererek, "Uzun zamandır bendeydi; ne güzel şeyler yazmışsın!?", " Hele bir kaç şiir var ki, bayıldım!." , "Herkes okumalı bunları bence, herkes..."
"Sevindim" dedi adam zorlamalı bir sesle, "Çok sevindim..."
"Gitmeliyim" dedi kadın. "Rica etsem benimle gelir misin taksi durağına kadar? Sokak çok karanlık!?."
Islak sokakları -konuşmadan!- birlikte geçtiler...
Durağa geldiklerinde, arka koltuğa oturana kadar ısrarla çalan cep telefonunu açmadı kadın. Belli belirsiz gülümsedi adama yağmur damlalarıyla buğulanan camın ardından...
Önce sokaklar, sonra caddeler bir bir boşalıncaya kadar -suskun- durmaksızın yürüdü adam...
Döndüğünde sokak bomboştu... Gece boyunca yağan yağmur, yılların eskitemediği kaldırım taşlarını pırıl pırıl parlatıyordu.
"Merhaba" dedi bacaklarının arasından -şefkatle- sürünerek kendisinden önce içeri süzülüveren sokak kedisine, "Hoşgeldin" dedi "Hoşgeldin bitanem..."
te
16 Ocak 2011 Pazar
karabasan
Nefes nefese üzerindeki yorganı atıp fırladı gece yarısı yatağından; kalp atışları göğüs kafesini zorluyor, her güçlü atımın ardından boyun damarları bir genişleyip bir daralıyordu.
Başucunda duran ahşap komidine uzandı; çoğu zaman birkaç dakika ileri giden saat, tam üçü gösteriyordu...
Tepeden tırnağa ter içindeydi. "...gecenin tam üçünde..."
Fikret Kızılok'un içinde gül biten dizeleri, geldiği gibi hızla geçip gitti içinden; karabasan romantizm tanımıyordu...
Son günlerde çok sık oluyordu bu. Sık sık karabasanlara boğuluyor, kan ter içinde her doğrulduğunda yaşadıklarının rûya olduğuna bir kez daha şükrederek -gecenin bir yarısı- soluk soluğa sakinleşmeye çalışıyordu...
Bazan bu hâl gereğinden fazla uzuyor, kurtulma çabaları sonuç vermiyor -ölüm bu!- tam Azrailin kollarına sessiz sedasız bırakmaya hazırlanıyorken, terden sırılsıklam, yatağın ortasında buluyordu kendini...
Geçmişin gizli saklı odalarında -karanlıklarda!- bir sorun olmalıydı uykularının huzurunu kaçıran...
Gündüzler geceye, geceler karabasanlara dönüyordu... Bunun bir çözümü olmalıydı; varsa bir suç, ya cezasını çekmeli ya da sonsuzadek affedilmeliydi...
Gün ışıyıncaya kadar, uzunca bir süre gözleri tavana dikili, bir ceset kadar sessiz kaldı...
Salonda susmak bilmeyen telefonun sesiyle uyandığında, Güneş karşı apartmanın camlarında parlıyordu.
"Efendim?" dedi, "Efendim???"
Karşıdan gelen sesle yüzü aydınlanıverdi.
"Aramıyacaktın hani?" dedi sırıtarak, ekledi sonra "bir Genel Af mı bu?!."
"Şartlı Tahliye!" diyordu karşıdan kısık sesiyle kadın "şartlı tahliye, şimdilik"...
Aldığı cevaptan belli ki memnun, salondaki koltuğun huzur dolu yumuşaklığına kendini bırakıverdi...
te
8 Ocak 2011 Cumartesi
öpücük
"Üşümeyesin?" dedi yanında duran kadına adam, sarı dişleriyle kendilerine arsız arsız sırıtan parkçıya anahtarları uzatırken...
Lokantaya her geldiğinde, değil arabasında sigara içilmesine izin vermek, taze tütün kokusuna bile tahammül edemeyen, o nedenle her seferinde kendisini fırçalayan adamın bu kez sessiz kalışına çok şaşırmıştı; sırıtarak "iki saattir bi tane bile içmedim valla" diyecekti ki parmağını belli belirsiz dudağına götürerek susturdu onu adam...
"Üşümeyesin tatlım" dedi yanındaki kadına, sesinde tuhaf bir ürpermeyle,
"Hava serin de biraz"
"Olsun" dedi kadın, "Dışarda oturalım..."
Serin bir yaz akşamıydı, masada beş kişiydiler...
"Sen soluma otur" dedi kadın "yok yok öyle değil, şöyle..."
Bu latif uyarının çekiciliğiyle masanın başına oturdu adam. Sağ eli kadının sol elinin bulunduğu yere uzanıyordu. Herkes birbirlerine, adamsa caddeye bakıyordu...
Sigara paketleri, çakmaklar çıktı ortaya önce; tersine çevirdikleri tabakları düzelterek masaya getirecekleri mezelere yer açmaya hazırlanıyorken garsonlar, usulca elini tuttu kadın adamın.
"Rahatsız olmazsın değil mi kuzum?!."
"Yo, yo, yoo..." dedi adam gülerek "Açık hava nasıl olsa..."
Erişkin yaşına, kısa boyuna, pek de biçimli olmayan ezik büzük kafatasına bakıldığında hiç de yakışıklı sayılmazdı adam. Usturaya vurulu saçlarıyla az çok karizmatik bir görünüme sahipti belki ama yanındaki genç kadınla anlamlı bir denklik, bir birliktelik sergilemekten oldukça uzaktaydılar...
Lokantaya girdikleri andan itibaren çevreyi kolaçan eden gözler inanılmaz bir hızla bu değerlendirmeleri yapıp çoktan bir karara varmışlardı bile; telâşa mahâl yoktu, âsâyiş -şüphesiz!- berkemâldi...
Taa ki o beklenmeyen cümle kadının dudaklarından dökülene dek...
"Öpmek istesem seni" dedi "izin verir misin???"
"Elbette" diye nefesi kesilerek yanıtladı adam, on bin yıllık çevresinin alayına -topuna!- aldırmadan "Öp beni bitanem" dedi "Öp, evet..."
Eve döndüklerinde, kanepede derin soluklarıyla uyuyorken kadın -sevinçten deliye dönmüştü adam!- silahını -colt 45- ani bir kararla ve hızla geçmişine dayadı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)